Mayıs Ayı Konuğumuz Dr. Kerem Dündar Sorularımızı Yanıtlıyor!

Gülhane Askeri Tıp Akademisinde tıp eğitimini tamamlayan Uz. Dr. Kerem Dündar, mezuniyetinin ardından çeşitli sağlık kurumlarında akademisyenlik, yöneticilik, eğitmenlik ve hekimlik yaptı. GATA Biyofizik bölümünde beyin araştırmaları üzerine doktorasını yaparak uzmanlığını tamamladığı dönemde, elektrofizyolojik ve streotaksik cerrahi yöntemlerle, psikiyatri, nöroloji, psikoloji, davranış bilimleri alanlarında gerek deneysel, gerek klinik araştırmalarda bulundu.

Dr. Kerem Dündar: Herkese merhabalar, ben Doktor Kerem.

NN Hayat ve Emeklilik ekibiyle daha önceden tanışıyoruz aslında. Çok güzel bir toplantı yapmıştık bir süre önce, o günlerden böyle şeyler konuşsak, şu an içinde yaşadığımız dönemi o günden sorsaydık mesela, muhtemelen “bu ne hocam böyle, kötü bir Netflix dizisi gibi” derdik diye düşünüyorum. Ama şu anda içinde bulunduğumuz süreç itibarıyla, tüm dünya olarak hepimizin başına bela olan bir hastalık sürecini atlatmaktayız. Bu süreç de birtakım soruları yanıtlama fırsatı doğurdu aslında, biz de moda olduğu üzere bu sorulara yazılı değil de görsel olarak cevap vermeyi uygun gördük. Zira hepimiz kameralara alıştık, hayatımızın kalan kısmının büyük bir çoğunluğunu da kameralar karşısında geçireceğimizi düşünüyorum. Ben de sizin sorularınızı yanıtlama fırsatını güzelce değerlendirmek istediğim için, size bu videodan sesleniyorum.

Soru: Karantina sizlere ne hissettirdi? Bu süreci nasıl yönetiyorsunuz? Bizi dinleyenlere süreç yönetimi ile ilgili neler tavsiye edersiniz?

Dr. Kerem Dündar: Karantina, ilk gününden itibaren hekim olmam vesilesiyle beni çok da yordu diyemem. Fikren çok yormadı çünkü böyle durumlarla meslek hayatımız boyunca kısmen karşılaşıyoruz. O yüzden doktorların bu konuyu gayet sağlıklı algıladığını söyleyebiliriz. Zaten Türk hekimleri özellikle bu konuda başarılıdır. Pek çok meslektaşımız zarar görme pahasına bu süreci büyük bir olgunlukla yönetiyor.

İlk günden beri söylediğim bir şey var. Bu konuda insanın kaygı düzeyinin artması anormal değil. Gerçekten insan beyni belirsizlikle karşılaştığında kaygılanabilir. O kaygıyı bir an evvel korkularına dönüştürmesi gerekir. Çok belirsizliğin olduğu yerde ve sürekli o belirsizliklerin beslenip hatırlatıldığı durumlarda kaygı süreklilik arz eder. Kaygı dağı karşısında yapmamamız gereken şey panik olmak. Panik, bizim gündelik hayatımızda yapmamız gerekenleri doğru bir şekilde yapmamıza engel olacağı için bu sürecin yönetiminde kaçınmak istediğimiz bir davranıştır.

Kaygı ile korku arasındaki en temel fark biraz önceki açıklamalarımızda gizli. Kaygı olabildiğince belirsizken, korkular nesnesi olan şeylerdir. İşte bir hastalık var ve bundan korkuyoruz. Bugün neden korkmamız lazım? Elimizi yıkamazsak korkmamız lazım. Gereksiz yere sokağa çıkarsak korkmamız lazım.

Mayıs Ayı Konuğumuz Dr. Kerem Dündar Sorularımızı Yanıtlıyor!

Soru: Evde verimli olmak ile ilgili çok şey söylendi, önce yönlendirici içerikler konuşuldu. Sonra da verimli olma halinin bir çeşit baskıya dönüştüğü ifade edilerek, yapmama özgürlüğü savunuldu. Siz bu iki görüşün neresindesiniz?

Dr. Kerem Dündar: Efendim, biz bu iki görüşün bir yerinde duralım diye tanımlamayalım da aslında evde verimli olma konusunu bu süreçte bir fırsat olarak görmeyi ama bir zorunluluk olarak görmemeyi değerlendirelim. Tabii ki bu söylediğim şeyi, bireysel gelişiminiz açısından düşünün. İş hayatında sürdürdüğünüz aktiviteleri evden sürdürmek belki de pek çoğunuz için tanıdık bir içerikti. Tabii bugün bunun zaruriyet olması başlı başına bir hayat tarzı değişikliği olduğu için onla ilgili bir adaptasyon süreci var.

Belki bu süreçte karşılıklı olarak daha anlayışlı olmak, hem işi sürdürmek noktasında liderlerin tutumlarının size doğru aksettirilişine anlayışlı olmak, hem de sizin onların bu sürdürmeyle ilgili kaygısını anlayabilmeniz çok değerli. Evde bu konuları çalışırken, belki birazcık daha fazla iletişim bu süreçte işinize yarayabilir.

Çünkü ciddi manada hayat tarzı değişikliğine eşlik eden birtakım zorluklar var daha öncesinden hiç öngörmediğimiz. Çocuğu olanların, ailesiyle yaşayanların durumu farklı olabilir. Evde gerçekten sokağa çıkma yasağına tabii çok fazla insan olması, her türlü işin sizin üzerinize kalması, durumu farklı kılabilir. Burada ben normal işleyişin ötesinde çok fazla bir beklenti yaratıldığını zannetmiyorum insanlar tarafından.

Ama eğer toplantılar çok arttıysa, saat mefhumu gözetilmeksizin toplantılar yapılmaya başlandıysa bunu da çok tavsiye etmiyoruz. Hem toplantının içeriği, verimi açısından tavsiye etmiyoruz. Hem de bir işin sürdürülebilmesi, psikolojik sermayenin korunması açısından çok tavsiye etmiyoruz. Yine uzlaşarak tabii ki; mesai içeriğini belirlemek, mesai kısıtlarını, sınırlarını belirlemek mümkün. Bunu en çok şirketlere tavsiye ediyoruz. Nasıl şirketlerin insan kaynakları, özel durumu olan insanları farklı değerlendiriyorsa, ev ortamında da özel durumların belirlenmesi ve buna göre birtakım tedbirler alınması söz konusu.

Ben çılgınca gelişen bir kişisel gelişim furyasına da karşıyım. Evde her şeyi geliştireceğiz, çok fazla eğitim verelim aman çalışmamazlık yapmasınlar, gerekirse fazladan eğitimler atayalım… Buna da karşıyım bireysel olarak. Çünkü bu süreçte temel amacımız, asgari düzeyde pandemi sürecini atlatabiliyor olmak. Eğer bu süreci, pandemi sürecini atlatıyor gibi değil de bir kişisel gelişim kampına dönüştürürsek, bu sefer bambaşka bir performans anksiyetesi yaşama riskimiz var. Acaba yeterince verimli oldu mu, yeterince verimli değerlendirebildim mi…

O az önce ilk soruda konuştuğumuz gibi, hepimizin kaygılarının arttığı bu dönemlerde, özellikle aklımız pek çok farklı şeyle ilgilenmek zorunda olduğu için, normal performansımızın altında olma riskimiz var. Bunun çalışanlar olarak, aklımızı işe çok veremediğimiz anlarda, kendimizi affedebilmemiz için bilinmesi gereken bir bilgi olduğunu düşünüyorum. Bu süreci yöneten, yönlendiren insanlar için karşı taraftan çok fazla şey bekleyerek onları yormak yerine, onlara çok daha küçük net ipuçlarıyla bu süreci yönetmelerinde kolaylaştırıcı olmak çok daha kıymetli. Bugünün liderlik tanımı birazcık daha insanlara konuyu sadeleştirerek anlatmak, o içerikleri sadeleştirerek sunmak gibi duruyor. İkinci soruyu da böyle cevaplamış olalım.

Soru: Beynimizin ve duygularımızın işleyişine yani içeriğe mesleki olarak çok bakan birisiniz. Siz kendinizde daha önce fark etmediğiniz bir özelliğinizi keşfettiniz mi bu dönemde?

Dr. Kerem Dündar: Yani açıkçası biz kendimizi çok kurcalayan insanlarız iş icabı. Çünkü yaptığımız iş beyinle alakalı, dolayısıyla sürekli öncelikle kendi beynimizin içine girer çıkarız, ne oluyor ne bitiyor diye bakarız. Bu konuda süpervizyonlar alırız etrafımızdaki terapist arkadaşlarımızdan. Onlara da süpervizyon veririz, danışman arkadaşlarımıza.

Bu süreçte şunu fark ettim aslında ben, çok yoğun çalışan insanlar olarak bu durdurulamazlık ve kendini durduramazlık hissini belki de dönem dönem daha fazla kendi öngörülerimle yapmam gerekiyor. Ben bunu fark ettim açıkçası. Bu bir farkındalık mı yoksa bir karar mı orasını size bırakıyorum. Ama bundan istifade ettiğimi fark ettim en azından, belki bunu hatırlatmak lazım.

Bu süreçte içe bakma denen konuyu çok tavsiye ettik türlü vesileler ile. Şirketlerde özellikle psikolojik sermayenin korunması durumu konuşulurken, bu konuyu ben çok yoğun anlattım bu süreçte. Çünkü psikolojik sermayeyi en çok koruyan şey, öncelikle psikolojik sermayemizin farkına varıyor olmak.

Mayıs Ayı Konuğumuz Dr. Kerem Dündar Sorularımızı Yanıtlıyor!Hali hazırda bizim, tıpkı fiziksel dünyamızdaki sermayemiz gibi, bir de psikolojik düzeyde yani o fiziksel sermayeyi anlamlandıran, onu kaybetmemiz durumunda bile, bizi hayatta tutmaya yetecek olan bir psikolojik sermayemiz var. Tabii bunun umutla, iyimserlikle, dayanıklılıkla, kapsayıcı ve paylaşıcı olmakla ilişkisi çok fazla. Bu özelliklerinizi fark etmeye, bu konularda derinleşmeye yönelik yapacağınız her türlü eylem önemli. Bir kere kendinizi tanımak için kendinizle konuşmanız lazım. Ama öte yandan kendiniz ile tanışma fikri birazcık daha kendi başına sessizce kalabilmek ile alakalı. Belki pek çoğumuzun hayatında böyle anlar olmadı veya olamadı. Bunun için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum ama kesinlikle aynı şekilde eğer biz bunu başlı başına bir anksiyete vesilesi yaparsak, o zamanda tahmin ettiğiniz kadar sempatik olmayacak.

Çünkü bu sessizlik sadece susmaktan ibaret değil. O kadar sessizleşmek gerekir ki bazen içinizin konuşmasına müsaade etmek gibi değerlendirin bunu. İçinizden yavaş yavaş belki bugüne kadar hiç düşünmediğiniz birtakım düşünceler belki bugüne kadar muhasebesini ertelediğiniz birtakım kayıplar veya kazançlar çıkacak. Çünkü bunlar muhasebeleştirilmeden hayatımıza aktarılabilecek şeyler değil. Belki onlara biraz vakit ayırmak, belki de bugüne kadar iletişimi ertelediğiniz, ötelediğiniz insanlarla kurduğunuz daha derin, daha gerçekçi iletişimlerin de bu sürece katkısı olacaktır. Kendinizi tanıma ile ilgili bu süreci belki de bu dönemin en büyük avantajı olarak değerlendirebilirsiniz.

Ben 40’lı yaşlarında biri olarak bugüne kadar hayatımda böyle bir boşluk yaşamamıştım. Bu boşluğun aslında içimdeki boşluklar için ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Eminim sizde bununla ilgili birtakım gelişmeleri bu süreçte yaşayabilirsiniz. Yeter ki birazcık kendinizle baş başa kalın. Birazcık sessiz olup kendinizi daha rahat duyabilin.

Soru: Şu an mahrum kaldığınızı düşündüğünüz bir şey var mı? Normal hayatımıza döndüğümüzde kendiniz için belirlediğiniz bir “ilk hedef” var mı?

Dr. Kerem Dündar: Bu soru keyifli bir soru, ama ben bu soru gibi bakmıyorum hayata. Yani normal ve anormal olarak bakmıyorum hayata. Ben şu an yaşadığımız hayata da, hayatın herhangi bir kesitinde yaşadığımız hayata da, bize bir şeyler öğreten ve bize bir şeyler deneyimleme fırsatı sunan, ondan birtakım kazanımlar elde ettiğimiz bir yolculuk olarak bakıyorum. Normale dönünce şunu yapacağım yerine şu an neler yapabilirim, daha çok onunla ilgileniyorum.

Ben bunu gündelik hayatta arkadaşlarla konuşmalar yaparken, içerikler anlatırken de hep söylerdim. Bugün de onun dışında bir şey görmüyorum. Eğer biz tüm yılımızı yazın yapacağımız tatil için yaşarsak o zaman hayatımız çok küçük bir alana sıkışmış olur. Bugün de ne zaman biteceğini çok kestiremediğimiz, ön görmediğimiz bir şeyle ilgili “ya işte bitsin” diye konuşursak, “ya henüz bitmedi o yüzden yapamıyorum” diye konuşursak öyle zannediyorum ki bugün yapabileceklerimizi istediğimiz ölçekte ya da yapılabileceği ölçekte, bizim kapasitemiz ve imkanlarımız doğrultusunda yapamamış olacağız. Bu hayatın geneli için de geçerli, hani şöyle güzel bir karikatür var ya. “Daha kötü ne olabilir ki? Meteor mu çarpsın dünyaya vesaire”.  Öyle şeyler düşünmüyorum. O da olabilir, meteor da çarpacak olabilir. İnsanlık olarak bizim, neyle ne kadar ne ölçekte yüzleşecek olduğumuz belli değil.

Gerçekten hayatı, aslında bugün ve çevresine daha çok sıkışmış bir şey olarak düşünüyorum. Hayatın gerçek amacının, işte çok meşhur bir yazarın da söylediği gibi “yaşamaktan ibaret” olduğunu düşünüyorum. Ne kadar yaşayabilirsek, hayatın o kadar anlamlı olduğunu düşünüyorum. “Ne zaman öleceğimi bilmiyorum ama ben ölene kadar yaşayacağım” lafını da çok seviyorum. O yüzden bugünleri de eldeki imkanlarla, mevcut koşullar çerçevesinde etkin bir şekilde yaşamak gibi bir dürtüm var içimde. Ve bu dürtüyü de herkesle paylaşmaktan keyif alıyorum. Eminim siz de, ölene kadar yaşama mottosuyla bugün içinde bulunduğunuz günleri, çok daha kıymetli çok daha değerli görmek için bugünün içinde kalmayı tercih edebilirsiniz.

Mayıs Ayı Konuğumuz Dr. Kerem Dündar Sorularımızı Yanıtlıyor!Soru: Birçok kişi bu süreci hayatından çalınan günler olarak yorumlayıp, umutsuz duygulara kapılabilir. Peki siz, tek bir yaşantıya sahip olan insanlara ve kendinize “Çünkü başka sen yok” bilincini nasıl hatırlatırsınız?

Dr. Kerem Dündar: Aslında aynaya her baktığınızda hatırlamak mümkün arkadaşlar. Daha oralardan, ki NN Hayat ve Emeklilik olarak sizler zaten bunu çoktan motto edinmiş, hayatın içerisine yerleştirmiş insanlarsınız. Gerçekten “Çünkü başka sen yok”, şu andan başka yok, şu an geçti ve bitti. O zaman ben ne kadar şu anın içerisinde kalabilirsem, şu andan keyif alabilirsem o kadar kıymetli. Çünkü bizim hayatlarımız anların birleşiminden oluşuyor. Bunu bugün pause tuşuna basılmış, ne zaman “okey, hadi çıkabiliyoruz” derlerse o zaman tekrar play tuşuna basılacak bir video gibi değerlendirmeyelim de içinde bulunduğumuz her anı derinlemesine yaşayabilelim. Farkındalığımız artsın!

Bugün şunu da değerlendirin tabii ki. Bana bir ay önce sorsalardı, bir ay işe gitmeyeceksin, evinden takılacaksın deselerdi, ne kadar hoşuma giderdi. Durum biraz değişik ama aslında burada o adapte olamadığımız şeyi lütfen değişiklik olarak algılayalım. Bizler, çok istediğimiz bir şey bile olsa herhangi bir değişikliğe birden adapte olmakta zorlanırız. Hatta belirsizlik ve değişiklik çoğu zaman bizi yorabilir, korkutabilir, kaygılandırabilir söylediğim gibi. Burada bir an evvel bunu anlamlandırmak lazım. İlk aşamada, özellikle bu sürecin başlarında ben, insanların daha tatilvari bir şeyler düşündüğünü, “aaa ne güzel tatil oldu” deyip, sonra sonra kabullenip “ya işte ne oluyor” deyip tedbirleri daha sıkı almaya ve “hani bir an evvel el birliği ile bu süreci atlatalım” demeye başladığını düşünüyorum. Kabullenme süreci böyledir.

Şimdi şimdi artık “bununla baş etmek için tabii ki daha verimli ne yapılabilir? Daha etkin bir şeyler yapılabilir mi?” gibi sorularla, hayatınızın normal akışı ne ise, bir kısmını kendinizi geliştirmek için, bir kısmını sevdiklerinizle birlikte, bir kısmını da belki birtakım konulara yatırım yaparak geçirebilir, bazı şeyleri çok daha iyi fark edebilirsiniz. Bunu özellikle hatırlatmak istiyorum. Çünkü gerçekten sizin hayatınızdan başka hayatınız yok. En azından şu an bildiğimiz kadarıyla, benim de düşüncem o yönde; reenkarnasyona inananları vb. bilmiyorum ama onları ayırırsak, şu hayatı etkin bir şekilde yaşamamız gerektiğini düşünüyorum  ve bu hayatı etkin bir şekilde tamamlama, keyifli bir şekilde tamamlama arzusunda bir insanım.

Ama bu sakın ertelenmiş bir şeylerle sürekli plan yapmayla geçirilen bir vakit gibi, öyle stratejik planlama yapılması gereken bir süreç gibi aklınızda canlanmasın. Bu hayatı iyi yaşamanın yolu şu an içinde bulunduğunuz anı iyi yaşamaktır. Onların toplamından da keyifli bir hayata sahip olabilmektir. “Çünkü başka sen yok”, ben bu lafı çok sevdim. Bende bu lafı sık sık kullanırım, aklımdan geçiririm. Bu laf sizde iki tane şey yaratabilir. Birincisi başka sen yok deyip, kendinizi abartabilirsiniz. İkincisi başka sen yok deyip, toplum içerisindeki değerinizi algılayıp, o değerle hayatınızı sürdürmeye o değerin karşılığı olan sorumlulukla hayatınızı sürdürmeye karar verebilirsiniz. Tabii ki biz ikincisini seçeceğiz. O sorumluluğu bilerek, “başka ben yok” deyip hayatı bugün de doya doya yaşamaya devam edeceğiz.

Haziran Ayı Konuğumuz Cahit Berkay” başlıklı blog yazımıza gidebilir ya da Bizim Dünyamız kategorisine geri dönebilirsiniz.

Herhangi bir şey ara